islamiyet hakkında her konuda yeterli bilgi, doğru iman bilgileri,Islami site,Islami sohbet,Islamiyet,Sorularla islamiyet, kuran,okumak,iSLAMi SOHBET, iSLAMi CHAT, DiNi SOHBET,imanın sartı,32 farz, kuran,okuma,
Buharalı bir annenin ve Fatih Medresesinde müderris olan bir babanın evladı olan Mehmet Akif manevi bir iklimde yetişmiştir. Bundandır ki bir mü’minde bulunması gereken bütün özellikler O’nda mevcuttur.
kuran nuruyla ışıklanan ruhu, daima Kuran’ın ikliminde dolaşmıştır. Gençliğinde de Allah’ın İsmet sıfatıyla korunduğu söylenebilir. Zira tertemiz bir gençlik yaşamış, Ruhunu asla kirletmemiştir.
Ona göre dinin sembolü olan ezanın önemi büyüktür Ezanı aynı zamanda, Müslümanların o ülkede hür olarak yaşadıklarının bir sembolü olarak görmüştür. İşte bu yüzdendir ki, Mehmet Akif Ersoy, İstiklâl Marşı'mızda ezana bu açıdan bakmış, onu hürriyetimizin, istiklâlimizin sembolü olarak görmüş ve hak, hürriyet, istiklâl, vatan, yurt sevgisi gibi mukaddes kavramlarla birlikte, mâbed ve ezanı da saymış, onu da bağımsız ve hür yaşamanın olmazsa olmaz şartlarından biri olarak görmüştür:
Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli: Değmesin mâbedimin göğsüne nâ-mahrem eli; Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
Şahsına karşı yapılan hatalardan dolayı hoşgörü gösterse bile dinine yapılan saldırılara asla hoşgörü göstermezdi. Ona dil uzatanlara kalemini bir kılıç gibi kullanmasını bilirdi. Nitekim yaşadığı dönemde, bir protestan okulu ve merkezi olarak bilinen Robert Kolej’de öğretmenlik yapan Tevfik Fikret, Kitab_ı Mubîn’e dil uzatır ve şöyle der:
‘’Yırtılır Ey Kitab-ı köhne yarın Maktel-i Fitr olan sahifelerin.’’
Mehmet Akif bu küstahça dil uzatmaya sabretmez ve hemen cevabını verir.
‘’Şimdi Allah’a söğer, sonra biraz bol para ver Hiç utanmaz protestanlara zangoçluk eder.’’
Akif için en ideal devir, Asr- Saadet’tir. Şair eserlerinde o dönemin güzelliklerini örnek alır ve yaşadığı dönemin çirkinliklerini ortaya döker. Gayesi kaba bir eleştiriden ibaret değildir. O çok sevdiği toplumuna en güzel modeli layık görür. Osmanlı Dönemi’nin çöküş yıllarında yaşadığından, toplumun içinde bulunduğu durumdan ızdırap duyuyordu. Ve O’nun için kurtuluş, Asr-ı saadet’in hayat tarzıydı. Ve bu hayat tarzını da önce kendi hayatında uygulamaya çalışıyordu.
Denilebilir ki kendi döneminde Akif’ten daha büyük bir İslam şairi yoktur. Belki o yaşadığı dönemin bir talihlisiydi. Çünkü büyük adamlar ancak büyük olaylardan sonra ortaya çıkarlar. Kurtuluş Savaşı gibi büyük bir olay, Akif’i doğurmuştur. Ama şurası da bir gerçektir ki o dönemde Akif’liğe soyunan nice şairler vardı. Büyük olmak Akif’e kısmet oldu. Çünkü O,nun cevheri içindeydi. Çünkü kömür madeninden en güzel elmasları o bulmasını bilmişti. O nefesiyle, halkın en zor durumda olduğu bir dönemde ortaya çıkarak, halkın kendi içindeki kor ateşin üzerindeki külleri üfledi ve milletin şanlı ruhunu harekete geçirdi. Halkın benliğini Safahat’ıyla halka gösterdi.
‘’Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı’’
diyerek gayesini de ortaya koymuştur. O’nun Gayesi İslam’ı asrın idrakine yansıtarak ilerlemeyi yakalamaktı.
Onun için ezan sesi, gökyüzünü nurlandıran bir ışık gibidir. "Ezanlar" adlı şiirinde İlahî ses, bütün cihanı kaplar ve derinden titretir. Ve gece karanlığında semaya yayılan ezan sesiyle her yer Allah'ın varlığıyla dolup taşar. Allahu Ekber haykırışı Mevlâ'ya yükselince, varlığın o karanlık sinesi Sînâ'daki tecelli makamına döner.
Onun şiirlerinde Allah, bütün azametiyle ve hâkimiyetiyle hissedilir. Varlık sanki varlık olduğunun bilincini unutur sadece O Var’ın varlığına kilitlenir. Mesafeler her an onu anan sözlerle çınlar. Ezanlar, o hâkimiyete duyulan saygının ifadesidir.
Ne lâhûtî sadâ "Allahu Ekber!" sarsıyor cânı... Bu bir gülbank-ı Hakk'tır, çok mudur inletse ekvânı? Bu lâhûtî sadâ çıktıkça çûşa-cûş olup yerden, İner esrâr-ı kudret kibriya tavrıyla göklerden,
Toplumun gönlünde taht kuran insanları, toplumun gönlünden çıkarmak mümkün değildir. Ne talihsizliktir ki Akif, ömrünün son zamanlarında toplumdan soyutlanmaya çalışılmış, ömrünün son demlerini yokluk ve kimsesizlik içinde yaşamıştır.
Öldüğünde çıplak tabutu birkaç kişinin omuzlarında götürülür. Bu çıplak tabutla götürülen kişinin Mehmet Akif olduğunu öğrenen halkın bu durum rikkatine dokunur. Bir anda cenazenin arkası kalabalıklaşır. Mezarlığa gelindiğinde çoğunluğu üniversite öğrencisi olan kalabalık Ona vefa gösterir ve kalabalık mezarlıkta topluca İstiklal Marşı okur ve tekbirlerle uğurlarlar. Ruhu Şâd ola
Belki de ilk kez göreceksiniz.. İşte rahmet peygamberi Hz. Muhammed (SAV)'ın günlük hayatında kullandığı bazı eşyaları:
Kutsal
emanetlerden bazıları İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda sergileniyor.
Peygamberimizin sandaletinden, sarığına, kendi el yazması olan Roma
Kralı'na gönderdiği mektup ve diğerleri..
Fotoğraflardan biri de Kutsal Emanetler'in İstanbul'a getirildiği tren...
Kainat bizim bakış açımıza göre bir anlam kazanmaktadır. Hayat bir
insana tamamen anlamsız ve saçma gelebildiği gibi, başka birine sonsuz
manalarla dopdolu hikmet ve güzellikler taşıyan bir süreç şeklinde
görünebilmektedir.
Tüm
bu zıtlıkların kaynağı kainatın Yaratıcısı, insana hayatı veren Zat'ın
varlığını kabule veya redde dayanmaktadır. Allah'sız bir kainat
anlayışı her şeyi tesadüflere ve maddenin hareketlerine bağlarken,
kainatın Yaratıcısı ve Yöneticisi olan Allah'ın varlığına ve birliğine
inanan bir kişi kainatta her şeyin bir olan Allah'ın izni ve emriyle
cereyan ettiğini kabul ettiğinden her şeyde bir gaye, bir amaç, bir
anlam ve bir güzellik görebilmektedir. Pekala rasyonel olarak, yani
aklımızı son noktasına kadar kullanarak bu iki görüşten hangisinin
doğru olduğunu tespit etmek mümkün müdür?
Kainatın Yaratıcısı hakkındaki bilgi insanın beş duyuyla
ulaşamadığı gayb alanına girmektedir. Yani Allah'ın varlığını
laboratuvarda deney yaparak göstermek mümkün değildir. Ancak Allah'ın
varlığına dair işaretler ve deliller beş duyu ile algıladığımız alandan
çıkarılabilir. Bu işaret ve delillerden Allah'a ulaşmak ise yoruma
tabidir. Bunun yanında peygamber adıyla anılan Allahü Teala'dan vahiy
alan seçilmiş bazı insanlar Allah'ın varlığını bildirmektedir.
Her şey Allah'ın varlığını gösterir
Her şey Allah'ın varlığını gösteren bir işaret olarak
algılanabilir. Herhangi bir şey sanatlı yapısı ve kainat içindeki diğer
varlıklarla ilişkisi itibarıyla bir anlam ifade etmektedir. Bu anlamın
ne olduğunu çözmek akıl ve kalbin birlikte çalışmasıyla hikmete ulaşma
veya hikmet ışığında cereyan edecek tefekkür ameliyesinin bir neticesi
ve insanın varoluş gayelerinden biridir. Hikmetin, eşyanın hakikatini
bilme veya şeyler nasıl ise o şekilde onları bilme olduğunu
hatırlarsak, böylelikle kainattaki varlıkların hakikati, bir başka
deyişle ifade ettikleri anlam insana görünmeye başlayacaktır. Mesela
yediğimiz gıdaları enerji elde etmeye yarayan maddeler olarak
tüketebileceğimiz gibi bu lezzetli ve nefis yiyecekleri bizim için
yaratan Allah'a şükretmek için de değerlendirebiliriz. Böylelikle
meyve, sebze, tahıl vs. gibi yiyecek maddelerinin anlamı bakış açımıza
göre farklı değerler kazanmaktadır. Hayatın anlamı niyetlerimize ve
bakış açılarımıza göre belirlenmektedir. İman nazarıyla kainata
bakılınca her şey Cenab-ı Allah'ı tesbih eden yani O'nun varlığını,
birliğini ve yüceliğini bildiren nesneler haline gelmektedir. Tabii
bunu böyle görebilmek biraz da kalp duruluğuna bağlıdır.
Evrim iddiası doğru olabilir mi?
İlim ve kudreti sonsuz Yaratıcı her şeyi sanatlı yapmaktadır.
Maddeciler her şeyin güzel olmasını evrim süreci içinde tekamül
etmesine bağlamaktadırlar. Böyle bir evrimin olduğunu gösteren kanıtlar
eksik olduğu gibi, bahsedildiği gibi bir evrimin olabilmesi için bile
ortam şartlarının ve fizik kanunlarının çok hassas bir şekilde
ayarlanması gerekmektedir.
Ortam şartlarının evrime uygun zemin hazırlaması trilyonlarca
gezegenden biri olan Dünya'nın tesadüfen böyle hayata elverişli olması
ile açıklanacak olsa bile yıldızların, gezegenlerin ve hayatın evrimine
imkan sağlayacak fizik kanunlarının sonsuz bir kanunlar kümesi içinden
seçilmesi kainatta canlıların bulunmasını isteyen bir İrade'nin
varlığını göstermektedir. Bir tane evrenin varlığı Yaratıcı'sına işaret
ederken, sonsuz evrenin var olması Allah'ın varlığına çok daha kuvvetle
işaret edecektir.
Hz.
Peygamberin öğretimde kullandığı en önemli metotlardan biri de soru
sormaktı. Bunu bazen eğlence ve şaka yollu bazen de karşılaştırarak
yapardı.
window.google_render_ad();
Soru
sormak, kişiyi muhakeme yapmaya, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi
kurmaya ve araştırmaya yönlendirir. Diğer bir deyişle mantıksal
düşünmeye zorlar. Hz. Muhammed´in öğretimde bu yönteme çok önem
verdiğini görmekteyiz.
Bilmece sorması
Hz. Muhammed (s.a.v.) çevresindekilere şöyle bir
soru sorar: Ağaçlardan bir ağaç vardır ki, bunun bereketi Müslüman´ın
bereketi gibidir. Yaprakları düşmez, dökülüp yayılmaz. Rabbinin izniyle
her mevsim meyve verir. Müslüman gibidir. Şimdi bana söyleyin bu ağaç
nedir? Hz. Peygamber´in Müslümanların çok iyi tanıdıkları ve
özelliklerini iyi bildikleri hurma ağacını Müslümanlara benzetmesi,
karşılaştırma yapması insanları mantıksal düşünmeye ve muhakeme yapmaya
zorlamaktadır. (Buhari)
Karşılaştırma Yapması
Hz. Muhammed (s.a.v.) bir gün ashabına sorar: Ne dersiniz, birisinin
kapısının önünde bir ırmak bulunsa ve burada her gün beş kere yıkansa,
üzerinde kir ve pislik kalır mı? Ashab: Kirden ve pislikten hiçbir şey
kalmaz. Hz. Muhammed (s.a.v.): İşte suyun kiri temizlemesi gibi günde
beş kez kılınan namaz da sizin günahlarınızı temizler."
Buraya kadar verdiğimiz tüm örneklerde Hz. Peygamber´in (s.a.v.)
kitabi ifade kullanmaktan kaçındığını görmekteyiz. Mesela; Hz.
Muhammed, namazın Allah´ın emri olduğunu mutlaka kılınması gerektiğini
söylemek yerine muhatabının anlayacağı dilden konuşmuş onlara yaşadığı
çevreden örnekler vermeyi tercih etmiştir. Bu yaklaşımı O´nun toplumda
daha etkili olmasını sağlamıştır. (Kütüb-i Site)
Mekke´deki ilk ve en sıkıntılı yıllardır. Kendisine iman edenler,
henüz bir avuçtur. Bu bir avuçtan bir tanesi de İmran´dır ki, babası
Hüseyin Mekke´nin en akıllı, en iyi
konuşan insanlarından biri kabul edilir. Oğlunun da Müslüman olduğunu
duyunca onu bu kötülükten geri çevirmek ve Hz. Muhammed´i, tartışıp mat
ederek başlattığı bölücülüğü (!) bitirmek için O´nun yanına gider ve
sorar.
Hüseyin: Nedir bu duyduklarımız! Bizim tanrılarımızı
reddediyormuşsun. Oysa senin baban, deden ve ataların herkesle beraber
bu tanrılara inanıyordu. Ve onlar akıllı, şerefli insanlardı.
Hz Muhammed: Şimdilik senin atalarını da, benim atalarımı da bir kenara bırak, der ve devam eder
-Sen kaç tanrıya inanıyorsun?�
-Sekiz.
-Bunların kaçı yerde kaçı gökte?
-Yedisi yerde biri gökte ( Allah).
-Sana bir musibet gelirse kime dua edip, yardım dilersin?
-Göktekine.
-Malın helak olursa, kime dua edersin?
-Göktekine.
-Rızkı kimden istersin?
-Göktekinden.
-Hastalanınca şifayı kimden beklersin?
-Göktekinden.
-Yalnız o senin duanı kabul ettiği halde diğerlerini ne diye ona ortak
ediyorsun? Hüseyin, şaşırmıştır. Şimdiye kadar böyle bir kimse ile hiç
konuşmamıştım, der.
Hz. Muhammed (s.a.v.) son hamleyi yapar:
- Hüseyin, Müslüman ol ki kurtulasın.
Hz. Peygamber, sorduğu sorular ile Allah´ın birliğini ve putların ne
kadar gereksiz olduğunu yine kişinin kendi verdiği cevaplarla bulmasını
sağlamıştır. O, karşısındakini soruları ile yönlendirmiş ve mantıksal
bir çıkarım yapmasını sağlamıştır. (Kütüb-i Site)
Sözel - Dilsel Zekâ
Kelimelerle düşünme, ifade etme, kelimelerdeki anlamları ve düzeni
kavrayabilme gücüne sahip olma, ayrıca mizah, hikâye anlatma, mecazi
anlatım ve benzetme yaparak dili etkin bir şekilde kullanma becerisidir.
Efendimiz (s.a.v.) ve sözel zekası
*Hz. Peygamber (s.a.v.) çok düzgün, açık ve net konuşurdu. Hitabet
yeteneği kuvvetliydi ve bu özelliği ile karşısındaki insanları etkileme
gücüne sahipti.
Kıssa anlatarak insanları uyarması
Öğretilecek bir konuyu doğrudan anlatmak yerine kıssa ile
örneklendirilerek anlatmak öğrencinin konuyu anlamasını kolaylaştırır.
Sözel zekâya hitap eden bu yöntem Hz. Peygamber´in (s.a.v.) eğitim
metodunda önemli bir yere sahiptir.
Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Bir gün bir adam yolda yürürken şiddetle susamıştı, nihayet bir
kuyu buldu oraya indi, su içip çıktı. O sırada bir köpek dilini çıkarıp
soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalıyordu. Bunun üzerine o adam;
"Bu köpek tıpkı benim gibi susamış" dedi ve hemen kuyuya indi. (Su kabı
olmadığından) ayakkabısına su doldurdu ve onu ağzı ile tutarak kuyudan
çıktı. Köpeğe su içirdi. Bundan dolayı Allah ondan razı oldu ve onun
günahlarını bağışladı.
Sahabeler: Ya Resulullah; hayvanlarda da bizim için sevap var mı? diye sordular.
Peygamberimiz: Her canlı yüzünden sevap vardır." buyurdu. (Buhari)
Şaka ile öğretmesi
Hz Peygamber (s.a.v.), öğretmek istediği bir konuyu mizah yolu ile
de anlatmıştır. Şaka yaparken bir taraftan düşündürmeyi ve ders vermeyi
de ihmal etmemiştir.
Bir gün yaşlı bir kadın Peygamberimize gelerek: "Ya Resulullah!
Cennete girmem için bana dua eder misiniz?" dedi. Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz: "Sen bilmiyor musun, ihtiyarlar cennete giremez."deyince,
kadın üzüntüsünden ağlamaklı hale geldi.
Hz. Peygamber: (gülerek) "üzülme, sen yaşlı olarak değil bir genç kız olarak cennete gireceksin" der. (Buhari)
Benzetme yapması
Hz. Muhammed (s.a.v.), anlattığı konunun önemini vurgulamak ve daha
iyi anlaşılabilmesini sağlamak için dikkat çekici benzetmeler yapardı.
Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ´nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde
giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden
kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini
büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına
devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede
sevincinden ne söylediğini bilmeyerek:
"Allah´ım! Sen benim kulumsun; ben de Senin rabbinim, diyen kimsenin
sevincinden çok daha fazladır." (Buhari, Da´avat 4; Muslim 3, (2744);
Tirmizi, Kıyamet 50, (2499, 2500)
Kişisel - İçsel Zekâ
İnsanın kendi duygularını, duygusal tepki derecesini, düşünme
sürecini tanıma, kendini değerlendirebilme ve kendisiyle ilgili
hedefler oluşturabilme becerisidir.
Efendimiz (s.a.v.) ve Kişisel-İçsel Zekâ
Müslümanlardan bir genç Hz. Peygamberin huzuruna çıktı ve "Ey Allah´ın
elçisi! Zina etmeme izin ver". dedi. Sahabiler onu: Sus! Sus! Diye
azarladılar.
Hz. Muhammed o delikanlıya:
- Şöyle gel diye yanına çağırdı. Delikanlı yanına gelip oturdu. Peygamberimiz onunla konuşmaya başladı:
- Söyle bakalım. İstediğin şeyi başkalarının annenle yapmalarına razı olur musun?
-Hayır olmam.
- Zaten hiç kimse annesiyle zina edilmesine razı olmaz. Peki, kızınla zina edilmesin ister misin?
- Hayır istemem.
-Öyleyse hiç kimse kızıyla zina edilmesini istemez. Bir başkasının kız kardeşinle zina etmesini ister misin?
- Hayır istemem.
- Hiçbir kimse kız kardeşiyle zina edilmesini istemez. Peki, halanla zina edilmesi seni memnun eder mi?
- Hayır, kesinlikle.
- Halasıyla zina edilmesi hiç kimseyi memnun etmez. Peki, birinin teyzenle zina etmesine razı olur musun?
- Hayır, buna da razı olmam.
- Teyzesiyle zina edilmesine kimse razı olmaz. Bu konuşmadan sonra Resul-u Ekrem elini delikanlının omzuna koydu ve:
- Allah´ım! Bunun günahını bağışla! Kalbini temizle! İffetini koru!�
diye dua etti. O günden sonra bu delikanlı öyle şeylerle ilgilenmedi .
Gence empatiyi öğretti
Hz. Peygamber (s.a.v.), genç delikanlıya zinanın Kur´an´daki hükmünü
anlatabilir ve onu korkutabilirdi. Ama Hz. Muhammed bunu yapmak yerine
gencin duygularına seslenip, yapmak istediği şeyin yanlışlığını kişisel
zekâyı kullanarak ona öğretmiştir. Öncelikle sorular sorarak gence
muhakeme yaptırmış, daha sonra empati kurmayı öğreterek başkalarının
duygularını da anlamasını sağlamıştır.
Bedensel - Kinestetik Zekâ
Haraketlerle jest ve mimiklerle kendini ifade etme, beyin ve vücut
koordinasyonunu etkili bir biçimde kullanabilme becerisidir. Bu zekâya
sahip insanlar söylenenden daha çok yapılanı anlarlar.
Efendimiz (s.a.v.) ve Bedensel Zekâ
Beden dili insanlık tarihi açısından en eski iletişim
aracıdır. Beden dili bir anlamda duygu ve düşüncelerimizin
yansımasıdır. Hz. Peygamber konuşmalarında beden dili olarak ellerini,
jest ve mimikleri kullanmaya özen göstermiştir. Ayrıca öğreteceği bazı
şeyleri de uygulayarak anlatmıştır.
Hz. Peygamber: "Mümin diğer bir mümin için birbirine kenetlenmiş
duvar gibidir." dedi.(Hz. Peygamber (s.a.v.) iki elinin parmaklarını
birbirine geçirerek bu kenetlenmeyi gösterdi). Rasulullah (s.a.v.):
"Yetimi koruyan kimse ile ben cennette şu ikisi gibiyiz." buyurdu ve
aralarını biraz açarak işaret ve orta parmağını gösterdi.
Kişiler arası - Sosyal Zekâ
Grup içerisinde işbirlikçi çalışma, sözel ve sözsüz iletişim kurma,
insanların duygu, düşünce ve davranışlarını anlama, paylaşma, ifade
edebilme, yorumlama ve insanları ikna edebilme becerisidir.
Efendimiz´in (s.a.v.) ve Sosyal Zekâ
Hz. Muhammed´in (s.a.v.) en çok kullandığı zekâ çeşitlerinden birisi
sosyal zekâdır. O, "Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mümin) kardeşi
için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olmaz." Diyerek diğergam olmadıkça
müminlerin gerçek anlamda iman etmiş olmayacaklarını belirtmiş diğer
bir deyişle bencilliğin imana engel olduğunu söylemiştir. Böylece
içinde bulunduğu topluma kardeşliği, bir arada yaşamayı ve paylaşmayı
öğretmiştir.
Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Bütün müminler,
birbirini sevmede, birbirine acımada ve birbirine şefkat göstermede bir
vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olunca diğer uzuvları da ona
ortak olur."
Hz. Muhammed ashabı ile bir yolculuktadır. Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir.
Hz. Muhammed: "Ben de ateş için odun toplayayım der". Arkadaşları engel
olmak isterler. Ey Allah´ın Elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz.
Hz. Muhammed bütün ciddiyeti ile cevaplar: Gerçekten bunu isteyerek
yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir toplum içinde ayrıcalıklı
olmaktan hoşlanmam. Bunu Allah da sevmez. Ve odunları toplamaya
koyulur. (Kütüb-i Site)
Doğacı Zekâ
Doğadaki tüm canlıları tanıma, araştırma ve canlıların yaratılışları üzerine düşünme becerisidir.
Efendimiz (s.a.v.) ve Doğacı Zekâ
Hz. Muhammed (s.a.v.) doğa ile iç içe olan Arap toplumuna öğreteceği
birçok bilgiyi yaşadıkları çevre ile örneklendirerek anlatmaktadır. Bu
anlamda Hz. Muhammed´in doğacı zekâyı çok sık kullandığını görmekteyiz.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kur´an´ı okuyan ve gereğini
olduğu gibi tatbik eden mümin, kokusu hoş, tadı güzel turunç meyvesi
gibidir. Kur´an okumayan, fakat gereğini tatbik eden mümin, tadı olan
ve fakat kokusu bulunmayan hurmaya benzer. Kur´an okuyan, fakat
gereğini tatbik etmeyen münafık da, sadece kokusu hoş olan fesleğen
gibidir. Kur´an okumayan münafık da, tadı acı ve kokusu çirkin Ebû
Cehil karpuzuna benzer."
Buraya kadar verdiğimiz birçok örnekte Hz. Muhammed´in doğacı zekayı ne kadar çok kullanıldığını görmekteyiz. (Kütüb-i Site)
Müziksel - Ritmik Zekâ
Sesler ve ritimlerle düşünme, faklı sesleri tanıma ve yeni sesler, ritimler üretme becerisidir.
Efendimiz (s.a.v.) ve Müziksel Zekâ
Kur´an-ı Kerim edebî anlamda incelendiğinde de olağan üstü
özellikler taşıdığı görülmektedir. Kur´an düz bir metin olmaktan uzak,
içinde teşbihler, vecizeler, icazlar, istiareler, kıssaların bulunduğu
bir kitaptır. Sözlerin birbiriyle uyumu, ahengi güzel sesle
birleştirildiğinde ise insanları ruhen de etkilemektedir. Kur´an´daki
harflerin, kelimelerin ve cümlelerin seslendirilmesi esnasında ortaya
çıkan, kulağa ve ruha hoş gelen, diğer söz türlerinde hiç rastlanmayan
bir musiki vardır. Kur´an üslubunun büyüleyiciliğini, onun hem şiirin
hem nesrin meziyetlerini bir araya toplayan emsalsiz nazmı teşkil eder.
Hz Muhammed: "Kur´an´ı seslerinizle süsleyiniz." Buyurarak. Kur´an-ı
Kerim´in güzel sesle okunmasını tavsiye etmiştir.
Bu da müziksel zekâ´ya sahip olan insanların Kur´an-ı Kerim´i daha
iyi anlamalarına yol açacaktır. Hz. Peygamber yalnız Kur´an´ın değil
insanları her gün beş kere namaza davet eden ezanın da güzel sesle
okunmasını istemiş ve bu yüzden güzel sesli olan Bilal Habeşi´nin ezan
okumasını istemiştir.
Görsel ve Mekânsal Zekâ
Resimler, imgeler, şekiller ve çizgilerle düşünme, harita, tablo ve diyagramları anlayabilme muhakeme etme becerisidir.
Efendimiz (s.a.v.) ve Görsel Zekâ
Öğretimde şekil, grafik, resim veya şemaların kullanılması
öğrenilecek konunun hafızada kalıcı olmasını ve soyut kavramların daha
iyi anlaşılmasını sağlar. Hz. Muhammed de öğreteceği bazı konuları
şekil çizerek anlatmıştır.
Şekilleri çizerek anlatması
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat
çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından
itibaren bu ortadaki hattı işaret eden bir kısım küçük çizgiler attı.
Resûlullah (s.a.v.) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: "Şu çizgi insandır.
Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun
emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musibetlerdir.
Bir musibet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri
değer. Bu da değmezse ecel oku değer."
Bir gün Hz. Muhammed bir çizgi çizer, sonra bu Allah´ın yoludur der.
Sonra bunun sağına ve soluna çizgiler çizer ve şu açıklamayı yapar:
Bunlar çeşitli yollardır. Her biri üzerinde (kötülüğe) davet eden
şeytan vardır. Arkasından da şu ayeti okudu: "Şu emrettiğim yol benim
dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun. Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin
ki sizi onun yolundan saptırıp parçalamasınlar." (Kütüb-i Site)
20 09 2008 16:16
Mekke
Osmanlı şehriyken Kâbe'den yüksek bina inşa edilmesi kesinlikle yasaktı
ama bugünkü hali malum. Peki ya yarın? Kâbenin yeni projesi nasıl?
Bu fotoğrafa dikkatle bakın: Uzay filmlerinden kopup gelmiş hayâlî
bir şehri andıran görüntünün sağ alt tarafında, diğer yandaki
gökdelenlerin yanında minnacık kalan minarelerin çevrelediği alanın tam
ortasında siyah bir nokta göreceksiniz.
Şimdilik sadece bir maket olan bu görüntü birkaç sene sonra gerçeğe
dönecek ve temellerini Hazreti İbrahim'in attığı Beytullah, yani Kâbe,
gökdelen bloklarının çevrelediği devâsa bir alanın ötesinde unutulmuş,
terkedilmiş ufacık bir noktaya dönüşecek.
Gazetelerde son haftalarda Mekke ile ilgili olarak çıkan haberler
bilmem dikkatinizi çekti mi? Suudi yönetiminin Kâbe'nin çevresindeki
binaları ve beş yıldızlı büyük otelleri yıkmaya karar verdiği ve kutsal
yapının etrafının genişletileceği söyleniyor, yıkımların başladığı
anlatılıyordu.
Bütün bu yıkımlar Kâbe'nin çevresini boşaltıp hacılara çok daha
fazla kolaylık sağlamak için değil, Suudi Arabistan'ın hâkimi olan
El-Suud ailesinin damgasını taşıyacak maketini gördüğünüz uçuk bir
Mekke için yapılıyor...
Atlantis benzeri hayalî uygarlıkların bilim-kurgu yazarlarının
rüyalarındaki başkentini andıracak olan bu yeni Mekke'nin siluetini
gökdelen azmanı binalar çizecek, meydanlar uzay filmlerinden fırlamış
mekânları andıracak ve bu garip manzaranın en ucunda da tepeden bakılan
ama noktadan bile küçük kalan bir yapı bulunacak: Kâbe-i Muazzama...
Göğe yükselen ve artık gökdelen değil, "uzaydelen" denmesi gereken binalar hem otel, hem de alışveriş merkezi olacaklar; en arkadaki daha da yüksek kuleler ise, iş merkezleri!
Mekke'nin bizde, yani Türk yönetiminde olduğu yıllarda şehirde
Kâbe'den yüksek bina inşa edilmesinin kesinlikle yasak olduğunu ve
Beytullah'a hürmetten kaynaklanan bu yasağın 400 seneye yakın
istisnasız uygulandı.
Bilindiği
gibi namazlar farz, vacib, sünnet ve müstahab kısımlarına ayrılmakta ve
ikişer, üçer, dörder rekatlı bulunmaktadır. Bu namazlar daha önce
yazdığımız üzere farzlarına, vaciblerine, sünnetlerine ve adabına
riayet edilerek şöyle kılınır:
1) Sabah Namazı
Sabah namazının iki rekat sünnetini kılmak için: "Niyet ettim bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya", diye niyet edilir. Hemen eller yukarıya kaldırılıp "Allahu Ekber" diye tekbir alınır. Ondan sonra eller bağlanır ve "Sübhaneke allahümme ve bihamdike ve tebarekesmüke ve tealâ ceddüke ve la ilahe gayrük" okunur. Arkasından "Eûzübillahimineşşeytani'r-racim Bismillahirrahmanirrahim" diyerek eûzü besmele çekilip Fatiha suresi okunur sonra "Amîn" denir ve bir mikdar daha Kur'an okunur (1). Arkasından "Allahu Ekber" deyip rükûa varılır. Bu halde en az üç defa "Sübhane Rabbiye'l-Azîm" denir. Sonra "Semiallahülimen hamideh" denilerek ayağa kalkılır. Ayakta "Allahümme rabbena ve lekelhamd" denilir (2). Ondan sonra "Allahu Ekber" diyerek secdeye varılır. Secde halinde de üç defa "Sübhane Rabbiyel'alâ" denir. Sonra "Allahu Ekber" denilerek kalkılır ve dizler üzerine oturulur ve bir tesbih miktarı durulur. Yine "Allahu Ekber" denilerek ikinci secdeye varılır. Bunda da üç defa "Sübhane Rabbiyel'alâ" denilir. Bununla bir rekat bitmiş olur.
Bu ikinci secde arkasından "Allahu Ekber"
denilerek ikinci rekata kalkılır. Tam ayakta iken yalnız besmele
çekilir. Fatiha suresi ve bir mikdar daha Kur'an okunur. Birinci
rekatta olduğu gibi, rükû ve secde yapılır. İkinci secdeden sonra
oturulur ki, buna "Ka'de = oturuş" denir. Burada "Ettehiyyatü lillâhî ve Allahümme Salli ve Barik, Rabbena atina" diyerek dualar sonuna kadar okunur. Sonra "Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullah" diyerek sağ tarafa ve yine "Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullah" diyerek sol tarafa selam verilir. Böylece iki rekatlı namaz bitmiş olur (3).
Bütün bu tekbirler, tesbihler ve kıraatlar, yalnız namaz kılanın işitebileceği bir sesle gizlice yapılır.
Namazda
erkeklerle kadınların ellerini nasıl kaldıracakları, nasıl
bağlayacakları, rükû ile secdede ve ka'delerde nasıl vaziyet alacakları
"Namazın sünnetleri ve edebleri" bölümünde bildirilmiştir.
Sabah Namazının iki rekât Farzına gelince: Önce yalnız erkeklere mahsus olmak üzere ikamet getirilir. Sonra "Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir. Eller kaldırılarak "Allahu Ekber"
diye namaza başlanıp eller bağlanır. Sabah namazının sünnetinde
bildirildiği gibi iki rekat kılınır ve tamamlanmış olur. Yalnız sabah
namazlarının farzlarında Fatiha'dan sonra biraz fazla Kur'an okunması
sünnettir. Bu sünnetin en az derecesi kırk ayettir. Bununla beraber üç
kısa ayet de okunması caizdir. Vaktin çıkmasından korkulduğu zaman az
ayet okunur. Öyle ki, yalnız Fatiha ile veya birkaç ayet ile yetinilir.
Yalnız başına bu sabah namazının farzını kılan kimse, tekbirleri ve "Semiallahu limen hamideh" cümlesini, Fatiha'yı ve ekleyeceği ayetleri aşikare olarak okuyabilir.
2) Öğle Namazı
Öğle
namazının ilk dört rekat sünnetinin evvelki iki rekatı, tam sabah
namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Yalnız bunda niyet "Bugünkü öğle namazının ilk sünnetine"
diye yapılır. Bir de bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son oturuş
değil, birinci oturuş (ka'de) olduğundan bu oturuşta yalnız "Tahiyyat" okunur. Sonra "Allahu Ekber"
deyip ayağa kalkılır. Yalnız Besmele, Fatiha ve bir mikdar da Kur'an
okunarak yukarda bildirildiği şekilde, rükû ve secde yapılır. Ondan
sonra dördüncü rekat için "Allahu Ekber" denilerek ayağa
kalkılır. Bunda da yalnız besmele ile Fatiha ve bir mikdar da Kur'an
okunarak yine bildirildiği gibi, rükû ve secdelere varılır. Sonra
oturulur; bu oturuş son ka'dedir. Bunda da Tahiyyat okunduktan sonra,
Salli ve Barik, Rabbena atina duaları tamamen okunup, yazdığımız
şekilde, iki tarafa selam verilir. Böylece bu dört rekat sünnet
kılınmış olur.
Öğle Namazının Dört Rekat Farzına Gelince:
Sünnetten sonra namaza aykırı bir iş yapmadan ayağa kalkılır. İkamet
getirilir. O günkü öğle namazının farzını kılmaya niyet edilir. Eller
yukarıya kaldırılarak "Allahu Ekber" diye tekbir alınır. İlk
iki rekatı sabah namazının iki rekat farzı gibi kılınır. Ancak bu iki
rekattan sonraki oturuş, birinci ka'de olduğundan bunda yalnız
"Tahiyyat" okunur. Ondan sonra "Allahu Ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır. Yalnız Besmele ile Fatiha okunur. Anlatıldığı gibi rükû ve secdelere varılır. Sonra "Allahu Ekber"
diyerek dördüncü rekata kalkılır. Besmele ile yalnız Fatiha suresi
okunarak rükû ve secdelere gidilir. Sonra oturulur. Bu oturuş son
ka'dedir. Bunda "Tahiyyat" okunduktan sonra "Salli ve Barik, Rabbenâ âtinâ" duaları okunur ve iki tarafa selam verilir. Böylece öğlenin farzı bitmiş olur.
Öğlenin farzında okunacak ayetler, sabah namazında okunacak mikdardan daha az olur.
Öğlenin Son İki Rekat Sünnetine Gelince: Bu da, "Bugünkü öğle namazının son sünnetini kılmaya"
diye niyet edilip tamamen sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu son
sünneti dört rekat kılmak müstahabdır. O zaman ya her iki rekatta bir
selam verilir veya dört rekatın sonunda selam verilir. Dört rekat
sorumda selam verilince, ilk oturuşta yalnız "Rabbena atina" duası
okunmaz. Üçüncü rekat için tekbir alınarak ayağa kalkınca yine
"Sübhaneke" okunur. Sonra bu son iki rekat evvelki iki rekat gibi
kılınır.
Yalnız başına namaz kılan kimse, öğle namazlarının hem
sünnetlerinde, hem de farzında kıraati, tekbirleri, tesbih ve
tahmidleri gizlice yapar.
3) İkindi Namazı
İkindi
namazının dört rekat sünnetinin her iki rekatı, müstakil (iki rekatlı)
namaz gibidir. Onun için bu dört rekatın her iki rekatı (şef'î) tamamen
sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır.
Şöyle ki: Önce o günkü ikindi namazının sünnetini kılmaya
niyet edilir. Bu namazın ilk iki rekatı bildirildiği gibi kılınınca
oturulur. Bu oturuş, son oturuş demektir. Bunda "Tahiyyat ve
salavatlar" okunur. Yalnız "Rabbena atina" duası okunmaz. Sonra "Allahu Ekber"
diyerek üçüncü rekata kalkılır. Sübhaneke ve Eûzü Besmele'den sonra
Fatiha ile bir mikdar ayet okunarak rükûa ve secdelere varılır. Ondan
sonra tekbir ile dördüncü rekata kalkılarak yalnız Besmele ile Fatiha
ve bir mikdar da Kur'an okunur. Sonra yine rükû ve secdelere varılır.
Ondan sonra oturulur. Bu son oturuş olduğu için bunda "Tahiyyat ile
Salavatlar" ve "Rabbenâ âtinâ" okunur ve iki tarafa selam verilir.
İkindi Namazının Farzına Gelince: Bu da tamamen öğle namazının farzı gibi kılınır. Yalnız niyet değişir. O günkü ikindinin farz namazını kılmaya niyet edilir.
Tek başına namaz kılan kimse, ikinci namazının sünnetini de, farzını da öğle namazı gibi gizli okuyarak kılar.
4) Akşam Namazı Akşam namazının üç rekat farzı,
öğle ile ikindi namazlarının ilk üç rekat farzları gibi kılınır. Şöyle
ki: O günün akşam namazının farzını kılmaya niyet edilip namaza tekbir
ile başlanır. Yukarda açıklandığı üzere ilk iki rekatı kılınarak
oturulur. Bu, birinci oturuştur. Bunda yalnız "Tahiyyat" okunur. Ondan
sonra üçüncü rekata kalkılarak yalnız besmele ile Fatiha suresi okunur.
Sonra "Allahu Ekber" denilerek rükû ve secdelere varılır. Ondan
sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda "Tahiyyat ile Salavatlar"
ve "Rabbenâ âtinâ" okunur, iki tarafa selam verilir.
Akşam namazının farzında vaktin darlığından dolayı kısa sureler okunur. Akşam Namazının Sünnetine Gelince: Bu da "Bu akşam namazının sünnetini kılmaya"
diye niyet edilip tam sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu sünneti
altı rekat olarak kılmak ise müstahabdır. Bu halde her iki rekatta bir
selam vermeli ve aynı şekilde her iki rekatı kılmalıdır. Bununla
beraber dört rekatında bir selam verilip ikindi namazının sünneti gibi
de kılınabilir. Bu ziyade olan dört rekat namaza "Salât-ı Evvabîn" denir. Bunun çok sevabı vardır.
Tek başına akşam namazının farzını kılan kimse, onu sabah namazının farzı gibi aşikare de kılabilir.
5) Yatsı Namazı Yatsı namazının ilk dört rekat sünneti, tamamen ikindi namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Dört rekat farzı da, tamamen öğle ve ikindi namazlarının farzları gibi kılınır. İki rekat son sünnetine gelince,
bu da tamamen sabah ve akşam namazlarının iki rekat sünnetleri gibi
kılınır. Yalnız niyetler değişir, yatsı namazının farzına ve sünnetine
niyet edilir. Yatsı namazının son sünneti de, dört rekat olarak
kılınabilir. Bu halde tamamen ilk dört rekat gibi kılınır. Bununla
beraber iki rekatta bir selam vermek sureti ile de kılınabilir. Bu
takdirde her iki rekatın ka'desinde "Tahiyyat ile Salavatlar" ve
"Rabbena atina" duası okunur. Geceleyin kılınan nafile namazlarda daha
faziletli olan, böyle iki rekatta bir selam vermektir.
Tek başına namaz kılan kimse, yatsı namazının farzını sabah namazının farzı gibi namaz surelerini sesli okuyarak da kılabilir.
6) Vitir Namazı
Üç rekattan ibaret olan vitir namazı da şöyle kılınır: Önce o günün vitir namazını kılmaya niyet edilir. "Allahu Ekber"
denilerek namaza başlanır. Sübhaneke okunduktan sonra "Eûzü Besmele"
çekilerek Fatiha okunur. Arkasından bir mikdar daha Kur'an-ı Kerîm
okunur. Açıklandığı şekilde rükû ve secdelere gidilir. Sonra ikinci
rekata kalkılır ve yalnız besmele ile Fatiha suresi ve bir mikdar daha
Kur'an-ı Kerîm okunarak yine rükû ve secdelere varılır. Ondan sonra
oturulur. Bu oturuş birinci ka'dedir. Bunda yalnız "Tahiyyat" okunur.
Ondan sonra "Allahu Ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır.
Bunda da yalnız Besmele ile Fatiha ve bir mikdar daha Kur'an-ı Kerîm
okunarak daha ayakta iken eller kaldırılıp "Allahu Ekber" diye tekbir alınır. Tekrar eller bağlanıp ayakta "Kunut" duası okunur. Sonra "Allahu Ekber"
diye rükû ve secdelere gidilir. Ondan sonra oturulur. Bu da son
oturuşdur. Bunda da bildiğimiz gibi "Tahiyyat ile Salavatlar" ve
"Rabbenâ âtinâ" duası okunarak iki tarafa selam verilir.
İmam
Şafiî'ye göre, vitirde Kunut duasını okumak, ramazanın son yarısına
mahsustur ve rükûdan kalkınca, okunur. Şafiî'lere göre vitir namazının
en azı bir rekat, en çoğu da on bir rekâttır.
Hangi namazın kaç rekat olduğunu ve hangilerinin birbirine benzediğini daha kolay anlamak için aşağıdaki "Benzerlik Tablosu"ndan yararlanın.
(1) Bir mikdardan maksad, en az bir sure veya en az üç kısa ayet veya kısa ayete denk bir ayettir.
(2) Rükû ile secde arasındaki doğruluşa (kıyama) kavme denir ki, bu halde eller yanlara salıverilir.
Doğru iman bilgileri, İslam'da evlilik ve aile,iSLAMKENT, islami site ve islami sohbet portalina hosgeldiniz,Gelenegin ihyasindan, gelecegin insaasina bilgi, inanc ve eylem birlikteligi,Tam İlmihal, şiirler, ilahiler, mehter marşları, Sevgili Peygamberim, Rehber İnsanlar Serisi, Tarih Serisi, Çocuk Serisi,İslami bilgiler, namaz, oruç, hac, zekat, dua, hadis, tefsir, ilmihal, Peygamberler Tarihi, Mekke ve Medine resimleri, Hz. Muhammed Mustafa (sas) Hayatı,Hz.Muhammed neden cok kadınla evlendi, islam dünyası,örgütler, din, tebliğ, tasavvuf, misyonerlik, ezgiler, kuran, islamiyet, şeriat, Adalet, Ahiret, Ahlak
İslam tarihi, Hz. Muhammed ( sav)'in hayatı, islam online,En güzel Dualar , Nazar duası, Borçlu Duası, İftarda Yapılacak Duâ,Islam,Islami Sohbet,Sitesi,Dini,Bilgiler,KuranFikih,Ahlak,Dini Avatarlar,Islami Kavramlar,Islamiyet,Sorular Islamiyet,Dini Sohbet,Islami Siteler,Dualar,islamciyiz,Dini sohbet, islami sohbet, islam,Namaz kılmayı, öğrenmek için doğru yere geldiniz,Nafile namazlar